Anlam

Çekim Merkezi Değişti

abstract
abstract
abstract

13 FEB 2022

Eskimoya sormuşlar “ne düşünüyorsun?” diye. “düşünmüyorum” demiş, “yarın ki balığım var zaten düşünmeye gerek yok.” demiş.

Düşünmek, balığı düşünmek midir? düşünmek bu değildir esasında. İnsan olmamız, midemizden fazlasını düşünmemizi gerektirir.

Bundan önce sahip olduğum zihin yapısı, düşünceler, yazdıklarım; şu anki beni artık temsil etmediği için nasıl bir değişim ve dönüşüm yaşadığımı, yönümü nereye döndüğümü aktarmaya çalışacağım bu yazıda.

Çağın çocuğu olmaktan kurtuluş…

Tabi ki sahip olduğum tüm fikirler kökünden değişmedi. Aynı olgulara olan yaklaşımım ve yorumlayışım değişime uğradı. Gerçeği algılayış, yakalayış, temas etme merkezini “ben merkezli” olmaktan çıkardım çünkü. Varlığın, gerçeğin benden büyük olduğunu, benim onun içinde sonradan var olmuş, belirlenen bir süre kadar temas edip sonrasında tekrardan geldiğim yere gideceğimi, bu varlık aleminde (içine doğduğumuz dünya hayatı) bir sonum olduğunu dolayısıyla aciz bir varlık olduğumu iliklerime kadar hissetmem, idrak etmem ile oldu. Ben kendi gerçekliğimi dayatmakta diretmek yerine, Var olan gerçeğin izini sürmem gerektiğini ve ona teslim olmam gerektiğinin tek çıkar yol olduğunu anlayınca; içinde olduğum, içine doğduğum çevrenin, çağın (mekanın ve zamanın) bana öğrettiklerine bir sorgulama çekme zamanının geldiğini, bu sorumluluğu üzerime almam gerektiği gerçeğine uyanmış oldum. Olay karnımı doyurmak ve başımı sokacak bir yere sahip olmak değildi, bu yetmiyordu. Ben ne yapıyordum bu “hayat” dediğimiz sürecin içerisinde? Ben kimdim? İnsan kimdi? doyurulması gereken yeni açlık alanlarım oluşuyordu, zihnimin, aklımın derin açlığının karın gurultuları duyulmaya başlamıştı…


Kimim ben?

Bütün bildiklerinin, ona öğretilenlerin birer safsata olduğundan şüphelenmek insan için çok büyük bir acı, bir yıkım oluyor. Bilgi nedir? nasıl elde edilebilir? Bilgiye güven nasıl duyulur? İnsan nedir? Neye göre insana, bana bildirdiklerine güvenebilirim? Gerçek nedir? Nasıl ulaşılır? İnsan kendi başına gerçeğe ulaşabilir mi, buna kabiliyeti var mı? Ben kimim? Bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm insanlar ne yaptı? Buraya nasıl geldik? Nasıl başladı? Şu anda burada benim ne işim var? Nasıl davranmalıyım? Ne yaparsam doğru yapmış olurum? Ölüm diye bir şey var, buradaki varlığımız görünürde son buluyor, burada kalıcı değilsek nereye gidiyoruz? Doğru nedir? İyi ne ? İyi davranış neye göre belirleniyor? ahlak ne? …

İnsan, çocukluktan çıkıp, bilinçli bir şekilde varlığının farkına varmaya başladıkça dehşete düşüyor. Kaygı gelip onu buluyor, varlığı ile ne yapacağının kaygısı. İnsan olarak var olmanın zorluğunu, hayatın; bilinçli ve iradeli bir varlık olmanın zorluğunu anlıyor yavaş yavaş. Var olan Her şeyin bir yolu olup, o yolda akıp gittiğini de fark ediyor bir yandan, peki kendi yolu ne? hangi yolda akıp gidecek? O gerçeğe ulaşma arzusu, merakı büyük bir coşkuyla sarıp sarmalıyor içini. Her yerden gelen sürüyle anlatı var kulağına çalan, hangisi gerçek? düşünmesi lazım ama nasıl düşüneceğini bilmiyor ki. Düşünce nedir onu bile bilmiyor? Yeni doğan bebeğe dönüyor gerçek karşısında bir anda. Sorular sorular… Bu bir yandan da iyi oluyor çünkü hiç bir model, usul görmeden, sadece içinde olduğu hayatı yaşarken zihninin doğal olarak ürettiği sorular üzerinden yürümenin de iyi bir yol olabileceğini anlıyor.

Gerçeğin bir zamana ve mekana bağlı olamayacağını düşünüyor. En başından beri bu gerçeğe ulaşan ve onu yaşayan, doğruyu yapan insanların olmasının zorunlu olduğunu dolayısıyla çağı aşan bir şey olduğunu idrak ediyor. Çağın öğretilerinin mutlaklığından zihnini kurtarması gerektiğini anlıyor. Duyduğu her şeyi gerçek ve doğru olarak almayı bırakıyor. Gerçeği bireyler üzerinden değil, bireyi (insanı) dolayısıyla hayat denen süreci gerçek üzerinden tanıyabileceğini fark ediyor ve zihninde mevcut olan tabuları yıkıyor. Felsefe yapması gerektiğini, görüneni aşıp batındakine yönelmesi gerektiğini, fizikten metafiziğe yönelmesi gerektiğini, Aklını kullanması gerektiğini anladığı için kontrolü; yığıldığı familyadan, sosyolojik statülerinden, öncü varsaydığı kişilerden alıp kendisine has kılması gerektiğini bilerek, azık yaparak yola çıkıyor. Gerçeğe ulaşmadan alıp verdiği her nefes kendisine acı vererek yol almaya başlıyor…

Dans ettiğin müziğin farkına varmak…

Daha önce insanın çalışma hayatı, meslek sahibi olma, gelir kaynakları, ekonomik olgular, “sermaye” vb. konular üzerinde yaşadığım “duyduğum müziğin değişmesi” durumunu yani birilerinin bir şey odağında duymamızı istediği müziktense o şeyin kendi varlığı ile, gerçeği ile kendiliğinden çıkardığı müziğe kulak kabartma ve o asıl müziğe göre dans etme durumunu bu sefer çok daha büyük bir olgu, hayat olgusu üzerinden yaşamaya başladım. Asıl sermayemizin, bize verilen zamanımız olduğunu ve her geçen an o sermeyenin eridiğini, bunu engellemeye de kudretimizin yetmeyeceğini, cesaret gösterip yüzleşmemiz gereken bir gerçek olduğunu idrak ettiğim an benim için hayat bağlamında çalan müzik değişti ve çekim merkezimde değişmiş oldu. Bu, içinde bulunma durumumun bile benim elimde olmadığı fani dünyanın müziğine göre dans edemezdim artık, bu gerçeği idrak etmemiş gibi yaşayamazdım. Bu dünya ve dünya içinde dünya için dönen döngülerin anlamsızlığı, detayların boğuculuğu beni asıl olana, asıl mananın, anlamın izini sürmeye sevk etti. Eğer okuyorsam, yazıyorsam, düşünüyorsam; nefes alıp veriyorsam bir şeylerin anlamı olmalı ki ben bütün bunları yapıyorum. Anlam atfetmeden hiçbir şey yaşamıyoruz biz hayatımızda. Ve anlam dediğimiz şey nesnelere içkin bir şey değildir. Bütün bu hayatın anlamı, bu hayat süreci içerisinde, dünyanın içinde değildir yani. Düşünen, okuyan, yazan, çizen bir varlık olarak bir anlam inşa etmem, varsaymam gerektiği için aksi halde nefes aldığım her saniye tutarsızlık içinde olacağımdan bu anlamın peşine, üst, aşkın olan bu gerçeğin, bu aslın peşine düştüm, yönümü kendimden, kendimle birlikte varlık olarak eşit olduğum tüm insanlardan, çevirip gerçeği talep ederek ona teslim olmak üzere ona yöneldim…

Eskimoya sormuşlar “ne düşünüyorsun?” diye. “düşünmüyorum” demiş, “yarın ki balığım var zaten düşünmeye gerek yok.” demiş.

Düşünmek, balığı düşünmek midir? düşünmek bu değildir esasında. İnsan olmamız, midemizden fazlasını düşünmemizi gerektirir.

Bundan önce sahip olduğum zihin yapısı, düşünceler, yazdıklarım; şu anki beni artık temsil etmediği için nasıl bir değişim ve dönüşüm yaşadığımı, yönümü nereye döndüğümü aktarmaya çalışacağım bu yazıda.

Çağın çocuğu olmaktan kurtuluş…

Tabi ki sahip olduğum tüm fikirler kökünden değişmedi. Aynı olgulara olan yaklaşımım ve yorumlayışım değişime uğradı. Gerçeği algılayış, yakalayış, temas etme merkezini “ben merkezli” olmaktan çıkardım çünkü. Varlığın, gerçeğin benden büyük olduğunu, benim onun içinde sonradan var olmuş, belirlenen bir süre kadar temas edip sonrasında tekrardan geldiğim yere gideceğimi, bu varlık aleminde (içine doğduğumuz dünya hayatı) bir sonum olduğunu dolayısıyla aciz bir varlık olduğumu iliklerime kadar hissetmem, idrak etmem ile oldu. Ben kendi gerçekliğimi dayatmakta diretmek yerine, Var olan gerçeğin izini sürmem gerektiğini ve ona teslim olmam gerektiğinin tek çıkar yol olduğunu anlayınca; içinde olduğum, içine doğduğum çevrenin, çağın (mekanın ve zamanın) bana öğrettiklerine bir sorgulama çekme zamanının geldiğini, bu sorumluluğu üzerime almam gerektiği gerçeğine uyanmış oldum. Olay karnımı doyurmak ve başımı sokacak bir yere sahip olmak değildi, bu yetmiyordu. Ben ne yapıyordum bu “hayat” dediğimiz sürecin içerisinde? Ben kimdim? İnsan kimdi? doyurulması gereken yeni açlık alanlarım oluşuyordu, zihnimin, aklımın derin açlığının karın gurultuları duyulmaya başlamıştı…


Kimim ben?

Bütün bildiklerinin, ona öğretilenlerin birer safsata olduğundan şüphelenmek insan için çok büyük bir acı, bir yıkım oluyor. Bilgi nedir? nasıl elde edilebilir? Bilgiye güven nasıl duyulur? İnsan nedir? Neye göre insana, bana bildirdiklerine güvenebilirim? Gerçek nedir? Nasıl ulaşılır? İnsan kendi başına gerçeğe ulaşabilir mi, buna kabiliyeti var mı? Ben kimim? Bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm insanlar ne yaptı? Buraya nasıl geldik? Nasıl başladı? Şu anda burada benim ne işim var? Nasıl davranmalıyım? Ne yaparsam doğru yapmış olurum? Ölüm diye bir şey var, buradaki varlığımız görünürde son buluyor, burada kalıcı değilsek nereye gidiyoruz? Doğru nedir? İyi ne ? İyi davranış neye göre belirleniyor? ahlak ne? …

İnsan, çocukluktan çıkıp, bilinçli bir şekilde varlığının farkına varmaya başladıkça dehşete düşüyor. Kaygı gelip onu buluyor, varlığı ile ne yapacağının kaygısı. İnsan olarak var olmanın zorluğunu, hayatın; bilinçli ve iradeli bir varlık olmanın zorluğunu anlıyor yavaş yavaş. Var olan Her şeyin bir yolu olup, o yolda akıp gittiğini de fark ediyor bir yandan, peki kendi yolu ne? hangi yolda akıp gidecek? O gerçeğe ulaşma arzusu, merakı büyük bir coşkuyla sarıp sarmalıyor içini. Her yerden gelen sürüyle anlatı var kulağına çalan, hangisi gerçek? düşünmesi lazım ama nasıl düşüneceğini bilmiyor ki. Düşünce nedir onu bile bilmiyor? Yeni doğan bebeğe dönüyor gerçek karşısında bir anda. Sorular sorular… Bu bir yandan da iyi oluyor çünkü hiç bir model, usul görmeden, sadece içinde olduğu hayatı yaşarken zihninin doğal olarak ürettiği sorular üzerinden yürümenin de iyi bir yol olabileceğini anlıyor.

Gerçeğin bir zamana ve mekana bağlı olamayacağını düşünüyor. En başından beri bu gerçeğe ulaşan ve onu yaşayan, doğruyu yapan insanların olmasının zorunlu olduğunu dolayısıyla çağı aşan bir şey olduğunu idrak ediyor. Çağın öğretilerinin mutlaklığından zihnini kurtarması gerektiğini anlıyor. Duyduğu her şeyi gerçek ve doğru olarak almayı bırakıyor. Gerçeği bireyler üzerinden değil, bireyi (insanı) dolayısıyla hayat denen süreci gerçek üzerinden tanıyabileceğini fark ediyor ve zihninde mevcut olan tabuları yıkıyor. Felsefe yapması gerektiğini, görüneni aşıp batındakine yönelmesi gerektiğini, fizikten metafiziğe yönelmesi gerektiğini, Aklını kullanması gerektiğini anladığı için kontrolü; yığıldığı familyadan, sosyolojik statülerinden, öncü varsaydığı kişilerden alıp kendisine has kılması gerektiğini bilerek, azık yaparak yola çıkıyor. Gerçeğe ulaşmadan alıp verdiği her nefes kendisine acı vererek yol almaya başlıyor…

Dans ettiğin müziğin farkına varmak…

Daha önce insanın çalışma hayatı, meslek sahibi olma, gelir kaynakları, ekonomik olgular, “sermaye” vb. konular üzerinde yaşadığım “duyduğum müziğin değişmesi” durumunu yani birilerinin bir şey odağında duymamızı istediği müziktense o şeyin kendi varlığı ile, gerçeği ile kendiliğinden çıkardığı müziğe kulak kabartma ve o asıl müziğe göre dans etme durumunu bu sefer çok daha büyük bir olgu, hayat olgusu üzerinden yaşamaya başladım. Asıl sermayemizin, bize verilen zamanımız olduğunu ve her geçen an o sermeyenin eridiğini, bunu engellemeye de kudretimizin yetmeyeceğini, cesaret gösterip yüzleşmemiz gereken bir gerçek olduğunu idrak ettiğim an benim için hayat bağlamında çalan müzik değişti ve çekim merkezimde değişmiş oldu. Bu, içinde bulunma durumumun bile benim elimde olmadığı fani dünyanın müziğine göre dans edemezdim artık, bu gerçeği idrak etmemiş gibi yaşayamazdım. Bu dünya ve dünya içinde dünya için dönen döngülerin anlamsızlığı, detayların boğuculuğu beni asıl olana, asıl mananın, anlamın izini sürmeye sevk etti. Eğer okuyorsam, yazıyorsam, düşünüyorsam; nefes alıp veriyorsam bir şeylerin anlamı olmalı ki ben bütün bunları yapıyorum. Anlam atfetmeden hiçbir şey yaşamıyoruz biz hayatımızda. Ve anlam dediğimiz şey nesnelere içkin bir şey değildir. Bütün bu hayatın anlamı, bu hayat süreci içerisinde, dünyanın içinde değildir yani. Düşünen, okuyan, yazan, çizen bir varlık olarak bir anlam inşa etmem, varsaymam gerektiği için aksi halde nefes aldığım her saniye tutarsızlık içinde olacağımdan bu anlamın peşine, üst, aşkın olan bu gerçeğin, bu aslın peşine düştüm, yönümü kendimden, kendimle birlikte varlık olarak eşit olduğum tüm insanlardan, çevirip gerçeği talep ederek ona teslim olmak üzere ona yöneldim…